Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2015 Cumartesi

Saflıktaki Küstahlık

Tipik ya da karakteristik özelliklerini bir çırpıda sayamayacağımız ya da bunları bütünüyle kapsayacak nitelemelerde bulunamayacağımız, ya da çok zor bulunabileceğimiz insanlar vardır; "sıradan insanlar" ya da "çoğunluk" denilir bunlara ve gerçekten de her topluluğun büyük çoğunluğunu bunlar oluşturur...
Bunları büsbütün es geçemezsiniz, çünkü sıradan insanlar gündelik hayatın vazgeçilmez halkası olarak her an karşımızdalar; onları atlamakla gerçeklikten vazgeçmiş, gerçekliğe uygunluğu çiğnemiş olabiliriz...
Kimi sıradan kişiler, sürekli olarak sıradanlıkları içinde yaşarlar. Alışılmışın, sıradan olanın, rutinin dışına çıkabilmek için gösterdikleri onca olağanüstü çabaya karşın, başarılı olamaz bunlar. Kimileri şu ya da bu ölçüde tipik olmayı başarabilirken, özgür, bağımsız olma konusunda en ufak bir yetenekten, olanaktan yoksun olmaları nedeniyle yukarıda sözünü ettiğimiz kişilerin sıradanlığın, olağan yaşam çemberinin dışına çıkabilme yolunda giriştikleri bütün çabalar sonuçsuz kalır...
Gerçekten de hiçbir yeteneği, hiçbir özelliği, hatta hiçbir tuhaflığı olmamak; kendine özgü hiçbir düşüncesi olmamak, tümüyle ve kesinlikle "herkes gibi" olmak... ne çekilmez bir durumdur!


İyi bir adı var, ama önemli hiçbir şey o adla anılmaz; hoş bir dış görünüşü var, ama pek anlamlı değil; iyi bir eğitimi var, ama bu eğitimin nerede ve ne uğruna kullanılacağı belli değil; akıl var - kendine ait düşünceleri yok; kalp var - gönül yüceliği yok... Bu tür insanlar pek çoktur bu dünyada, hatta sanıldığından da çoktur; diğer bütün insanlar gibi bunlar da iki ana gruba ayrılırlar: dar kafalılar ve "kafası daha çok çalışanlar".
İlk gruptakiler her zaman daha mutludur. Dar kafalı bir "sıradan" insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur... Bir bakıyorsunuz, yüreğinde insanlığın yararına olacak küçücük bir düşünce doğan biri, hemen kendini kimselerin hissetmediği şeyleri hisseden, genel gelişmenin önünde giden biri gibi görmeye başlıyor; ya da her nasılsa herhangi bir düşünceyi benimsemiş ya da başı sonu belli olmayan bir kitaptan bir sayfa okumuş biri, bir bakıyorsunuz bunların "kendi kafasından doğmuş düşünceler" olduğuna inanıyor. 
Burada karşımıza çıkan şeyin adı, tabiri caizse eğer, saflıktaki küstahlıktır ve gerçekten de insana dudak uçuklatan bir düzeydedir. 
"Sıradan" olan, ama aynı zamanda akıllı olan bir insan, kendini bir an özgün bir kişi ya da bir deha olarak görse bile, yüreğinde, kendisini zaman zaman tam bir umutsuzluğa götürecek bir kuşku kurtçuğunun kalmasını önleyemez. Öte yandan gerçekliğe boyun eğmesi durumunda, tüm benliğinin kibir denen zehirle zehirlenmesi kaçınılmazdır. Sonları iyi değildir böylelerinin: ömürleri boyunca huzur bulamazlar!

Dostoyevski - Budala

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Körleşme

Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü…
Sanrı, kendisiyle savaşılmadığı sürece ayakta kalabilir. Yapılması gereken, insanın içinde bulunduğu tehlikeyi kendi kendine somutlaştıracak gücü bulabilmesidir… İnsan kendini gerçekliği görmeye zorlamalı ve bu gerçeklik içerisinde sanrı bulunup bulunmadığına bakmalıdır…
Salt alışkanlıkların ve geleneklerin saptadığı yörüngede yaşayan, her şeye yüksekten bakan, ruhunun her yanı yağ bağlamış ve geçen her günün birikimi yeni yağlarla tıkanmış bir insandı; salt pratik amaçlar için yeterli olabilen bir yarım insan: varolabilme yürekliliğini taşımayan bir insan; çünkü dünyamızda varolmak, farklı olabilmek demekti; ama o tepeden tırnağa bir kalıptan, kurulmuş bir terzi mankeninden başka bir şey değildi; bağışlayıcı bir gücün yarattığı raslantılarla harekete geçirilen ya da durdurulan, dolayısıyla yalnızca raslantılara bağımlı olan, en küçük bir etkiden ve güçten yoksun, hep aynı boş tümceleri, kendisine zararı dokunmayacak tümceleri geveleyen bir manken…
O, duyguların yarattığı yanılsamalara inanırken, bizler sağlıklı duyularımızla algıladıklarımıza kuşkuyla bakıyoruz. Aramızda bulunan bir avuç inançlı kişi ise, başkalarının binlerce yıl önce onlar için yaşamış oldukları deneyimlere sarılıyor. Bizler, düşleri, kutsal sözleri, sesleri -nesnelere ve insanlara göz açıp kapayana dek yaklaşabilmeyi- gereksiniyoruz; ve bunları kendi içimizde bulamadığımız zaman geleneklere başvuruyoruz. Kendi yoksulluğumuz yüzünden, inanan kişiler olup çıkıyoruz. İçimizde daha da yoksul olanlar, bunlardan da vazgeçiyorlar…   
Bizler nasırlaşmış akıllarımızın üstünde, cimrilerin paralarının üstünde oturmaları gibi oturuyoruz…

 Elias Canetti

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Koşmasaydım Yazamazdım

Benim yaşlarıma gelmiş bir insanın, şimdi tutup da böyle şeyleri yazıya dökmesi çok saçma gelebilir, ama işin gerçeğini açığa sermek gibi bir isteğim var; benim daha çok yalnızlığı seven bir karakterim vardır.
Hayır, biraz daha net ifade edecek olursam, tek başına olmaktan pek bunalmayan bir karakterim vardır...
Gençlik yıllarımdan beri böyle bir eğilimim vardı.
Birileriyle bir şeyler yapmaktansa, tek başıma sessizce kitap okumayı, kendimi vererek müzik dinlemeyi severim.
Tek başına olduktan sonra yapacak bir şeyler bulmak konusunda sıkıntım yoktur...
Yaşamımın bu döneminde mutlu muyum mutsuz mu, kestiremiyorum, ama bunu sorun haline getirmesem de olur diye düşünüyorum.


Günlük yaşamımda olsun, iş alanında olsun, başkalarıyla üstünlük mücadelesine girmek, benim istediğim türden bir yaşam şekli değil...
Fakat bu yalnızlık hissi, bazen şişeden fışkıran asit gibi, farkında olmadan insanın yüreğini kemiriyor, eritiveriyor...
İşte o yüzden de, bedenimi fiziksel olarak hareket ettirmeyi aralıksız sürdürmek, bazı durumlarda son sınırlarına kadar zorlamak yoluyla, içimde taşıdığım yalnızlığı çürütmek zorundayım...
Benim gibi bir karakterin, çoğu kişinin hoşuna gideceğini sanmıyorum.
Karakterimden etkilenecek bazı kişiler (sanırım çok azdır) çıkabilir. Fakat hoşlanana ender rastlanır.
Böylesine kendini öne çıkarma özelliğinden yoksun bir insana, bir şey olunca hemen kozasına kapanıveren bir insana, acaba kim sempati besleyebilir ki?

Haruki Murakami

20 Haziran 2015 Cumartesi

Veronika Ölmek İstiyor

...Bir İngiliz şair tarafından yazılmış dizeleri okumuş, çok etkilenmiştim. 

"Taştan fışkıran bir pınar ol, suyu tutan bir sarnıç olma."

Bu sözlerin doğruluğuna inanmamıştım o zaman. Çünkü taşmak tehlikeliydi, taşan suyun sevdiklerimizin bulunduğu alanı basması olasılığı vardı, onları sevgi ve coşkumuzla boğabilirdik. Hayatım boyunca, iç duvarlarının sınırlarını aşmayan bir sarnıç olmaya çabaladım... 

Ama dün çok önemli bir şey öğrendim. İçerideki yaşam ile dışarıdaki yaşam birbirinin tıpkısı. Orada da burada da insanlar gruplaşıyor, çevrelerine duvarlar örüyor ve kendilerine tuhaf gelen hiç bir şeyin sıradan yaşamlarını sarsmasına izin vermiyorlar. Birtakım şeyleri sırf alıştıkları için yapıyorlar, yararsız konuları inceliyorlar, aralarında eğleniyorlar, çünkü eğlenmek gerekir, dünyanın geri kalanında olup bitenlerden onlara ne? En fazla, televizyonda haberleri seyrediyorlar - bizim de sık sık yaptığımız gibi - ve böylece sorunlarla, haksızlıklarla dolu dünyadan ne kadar uzak olduklarını hissederek mutluluklarını bir kez daha doğruluyorlar... 

Herkes akvaryumun cam duvarlarının dışında olup bitenleri fark etmekten dikkatle kaçınıyor... 

Ama insan değişiyor...

Paulo Coelho




19 Nisan 2015 Pazar

Bırakın Gitsin

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı. Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu.

- "Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"
- 50gm... 100gm.... 125gm... diye öğrenciler yanıtladı.
- "Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem" dedi profesör, "Ama, benim sorum şu ki, bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"
- "Hiçbir şey" diye yanıtladı öğrenciler.
- "Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez.
- "Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı.
- "Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"
- "Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs. gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!"

Tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler.

- "Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?" diye sordu profesör.
- "Hayır" diye yanıtladı herkes.
- Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

- "Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?" diye tekrar sordu profesör.
- "Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
- "Kesinlikle!" dedi profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başın ağrımaya başlar. Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur. Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir, fakat daha önemlisi onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, her gün taze bir beyin ile uyanır, her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz! Bardağı yere bırakın bugün!"



2 Nisan 2015 Perşembe

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı

“…Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz bir anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakında olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey. Bunun böyle olmaması lazımdı…”

“…Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?...”

 
“...İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir...”
  

"...Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu..."

''...Bitmiyor, sadece bazen belki güneşli bir günde veya kalabalık bir gecede geçtiğini sanıyorsun ama geçmiyor esasında. Alışıyorsun zamanla. Asla bitmiyor...'' 


  "...İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar..."
 
"...Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir âna bir ömür  kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak... Ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak..."



"...Ne olur? Anlaşamayacağımızı anlarsak veda eder ayrılırız... Bu o kadar mühim bir felaket mi? Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst taraflarını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat sanmaktan vazgeçseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sükûtu, ne inkisar kalır... Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi o kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur..."



"...Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?... Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir âciz bulunacak?..."

“...Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazan hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim...”

"...Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, "Bu öyle olmayabilirdi!" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır..." 
 

“…Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor? Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit beşer tecessürü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar...” 

28 Mart 2015 Cumartesi

Eğer Tanrı Olmasaydı O'nu İcat Etmek Gerekirdi!

Şaka ediyormuşum!... Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı. Şöyle bir laf ortaya attı: "Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi!" dedi ve garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrı'nın gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde "Tanrı'nın varolması zorunlu bir şeydir!" diye bir düşüncenin uyanmasıdır.

Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, işte! Bana gelince, ben çoktandır: "İnsan mı Tanrı'yı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?" diye düşünmekten vazgeçtim!..


 "Şimdi ikimizin amacı ne? Benim amacım ne kadar mümkünse o kadar çabuk, sana özümü, yani nasıl bir insan olduğumu, neye inandığımı, neye güvendiğimi anlatmaktır. Öyle değil mi, söyle? Onun için sana şunu bildiriyorum ki, Tanrı'nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten var ise ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutlu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır...
  
"Ben şöyle bir yargıya vardım, yavrum: Madem benim böyle bir düşünceyi bile kavramaya gücüm yok, o halde Tanrı'yı nasıl kavrayabilirim? Boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden hiçbirine sahip değilim. Benim aklım Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Böyle olunca, nasıl olur da bu dünya ile ilgisi olmayan bir konuda karar verebilirim? Sana da öğüdüm bunu hiçbir zaman düşünmemektir, dostum Alyoşa! Hele Tanrı'yı "Tanrı var mı? Yok mu?" sorusunu hiçbir zaman aklına getirme! Bütün bu sorular üç boyutlu düşünceye sahip bir aklın hiçbir zaman kavrayamayacağı şeylerdir.

"Bu bakımdan Tanrı'nın varlığını kabul ediyorum. Hem de bunu seve seve kabul etmekten başka, "O"nun hikmetine, "O"nun bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir amacı güttüğüne, hayatın belirli bir düzen içinde olduğuna, bir anlam taşıdığına, günün birinde de güya hepimizin birleşeceği kusursuz düzene, bütün evrenin yöneldiği "Kelam"a ve benzerleri olan her şeye, her şeye, hatta sonsuzluğa bile inanıyorum!.. 

"Yine de bütün bunların sonucunu düşündüğüm zaman, Tanrı'ya bağlı olan bu dünyayı kabul edemiyorum. Hem de varlığını bildiğim halde, yani böyle bir dünyanın nasıl varolabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı'nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız "O"nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum, onu bir türlü benimsemeye razı olamıyorum! Ne demek istediğimi açıklayayım: Mini mini bir çocuk gibi içtenlikle ve kesin olarak inanıyorum ki, tüm acılar günün birinde dinecek, insanlığın içinde yaşadıkları tüm zıtlıkların gururu yaralayan gülünçlüğü basit bir serap gibi siliniverecek ve tüm ayrılıklar bu atom kadar küçük, güçsüz ve Öklid prensiplerine göre yaratılmış aklımızın çirkin bir uydurması olarak yok olacak. İnanıyorum ki en sonunda, dünya sona erdiği, herşeyin o kusursuz düzene karışmış bir bütün olacağı anda, öylesine değerli bir şey olacak ki, meydana gelen bu değerli şey tüm yürekleri dolduracak, tüm nefretlerin söndürülmesine, insanların yaptıkları tüm kötülüklerin, döktükleri kanların bağışlanmasına yetecektir. O zaman insanların yaptıkları her şey bağışlanacak, hoş görülecek ve başlarından geçen her şeyi hoş karşılamak mümkün olacaktır. 


Varsın öyle olsun!.. Varsın bu söylediklerimin hepsi gerçekten meydana gelsin ve o dediğim değerli varlık karşımıza çıksın. Öyle de olsa ben gene de bunu kabul etmiyorum, etmek de istemiyorum!

"Diyelim ki paralel çizgiler bir noktada birleştiler, diyelim ki bunu ben de kendi gözlerimle gördüm; öyleyken, bunu kendi gözümle gördüğüm halde, sadece "birleştiklerini gördüm" derim, ama gene de, gerçekten öyle olduğunu kabul edemem. İşte, benim anlatmak istediğim bu, Alyoşa!.. Benim tezim budur! Artık bunu sana ciddi söylüyorum.

Seninle yaptığımız bu konuşmaya mümkün olduğu kadar saçma başladım, ama sonunda işte bu açıklamaya dek götürdüm. Çünkü biliyorum ki, senin için gerekli olan budur. Senin bilmek istediğin Tanrı'nın varolup olmadığı değildir. Senin için yalnız sevgili ağabeyinin hangi duygular içinde oyaladığını öğrenmek gerekliydi. Ben de bunu söyledim işte...

Fyodor Dostoyevski - Karamazov Kardeşler

25 Mart 2015 Çarşamba

Anlatmaktan Vazgeçmeyişim Biraz da Bundan...

"Hep geri istediğimiz zamanlarımız... Kaçırılan zamanların tortusu, insanın, keşkeleri ve pişmanlıklarıyla, kendini yeniden inşa edebileceğine, içinde bir daha yaratabileceğine inanmasını sağlıyor ne de olsa. Ben hiçbir yaptığından pişmanlık duymadığını söyleyenlerden değilim. Dahası, pişmanlık duymadığını söylemeye gereksinim duymanın bile pişmanlığı dile getirmenin bir başka biçimi olduğuna inananlardanım. Gerçekten pişmanlık duymayan, pişmanlık duymadığını söylemeyi aklına bile getirmez çünkü. Bir başka kendinden kaçma çabasıdır, yaşadıklarıyla yüzleşme korkusudur bu bana sorarsanız. Ben bu kaçışı tercih edenlerin tam aksine, size, hayatımın pişmanlıklarla dolu olduğunu bile söyleyebilirim. Bunda utanılacak, gizlenecek ne var ki... Sonuçta pişmanlıklar da sizi size öğretiyor, anlatıyor, bulduruyor. Bu zorunluluk bir yana, kimi acıların paylaşıldıkça, paylaşılabildikçe, daha kolay taşınabildiklerini de biliyorum artık. Anlatmaktan vazgeçmeyişim biraz da bundan..."

Mario Levi - Lunapark Kapandı

14 Mart 2015 Cumartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Romana çok sıkıntılı başladım aslında. Hem çok yoğun bir dönemdeydim hem kafam çok doluydu hem de ilk 53 sayfasında bir türlü romana giremedim. Bir sürü karaktere sıçrayıp daldan dala atlıyordu bu ilk kısımda. Öyle ki, 53 sayfayı 2 haftada okudum Sonra 53. sayfada Tanpınar şu satırlarla romanın yönünü bir anda değiştirdi: 

"Niçin, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün hikâyesini bu uzak hatıralarla ağırlaştırdım? Neden bu mazi gölgeleri yüzünden yolum birdenbire değişti? Bunlar öyle gülünç şeylerdi ki, ne hakikatini, ne de gülünç tarafını bugünün insanı anlayamaz..." 

Bu noktadan sonra işler benim için de değişti... Şimdi bambaşka duygularla okuyorum Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü... Henüz bitmedi. Şimdilik tadımlık iki alıntı sunuyorum...

"Bazen düşünürüm, ne kadar garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?"

"İnsanların saadet anlayışları da gariptir. Kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. Onun sayesinde diğer hayvanlardan ayrılır. Beylik sözüyle, hayata hükmeder. Fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. Bütün telakkileri, hususi bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar..."


6 Mart 2015 Cuma

Bir Kütüphanem Olsun

"...Ve daha kötüsü, kitapçılar çöküyor ve bütün hayatımın en önemli şeyidir o, kitapçıya gidersin, bir saat kalırsın, yeni kitapları görürsün, onları karıştırırsın, kapağına bakarsın, şunu alsam, kendime bilmem ne rafı yapayım dersin, hiç düşünmediğin şeyler yaparsın. Kitapçı bir defa kitapları tanıma yeridir, o mekân, o ne bileyim, agora, o kitap pazarı yok oluyor. Daha önemlisi, bir kütüphane yapma fikri yok oluyor. Ben hayatımın belki de yirmide bir vaktini kütüphane yapmakla, o kitaplarla sıcak evlerde kütüphaneler inşa etmekle, onlar için paralar kazanmakla geçirdim. Ve ne bileyim, entelektüel demek, aydın demek kağıtlı bir şeyle, kütüphanesiyle tanınmak demek..."

Orhan Pamuk

2 Şubat 2015 Pazartesi

Cesur Yeni Dünya'dan İnanç Üzerine

"Sahip olduğumuz şeyler bize ne kadar aitse, biz de o kadar kendimize aitiz... Kendimize ait olduğumuzu düşünmek, mutluluk ya da rahatlık sebebi olabilir mi? Genç olanlar ve refah içinde yaşayanlar böyle düşünebilirler. Böyleleri, bir şeye sahip olmanın yüce bir şey olduğunu düşünebilirler; çünkü kimseye bağımlı olmamayı, görünmeyen hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmamayı, sürekli birşeyleri kabullenmenin sıkıcılığından, sürekli dua etmekten ve başkalarının iradelerini etkileyişlerinin sorumluluğundan muaf olmayı kendi tarzları sayarlar. Ancak zaman geçtikçe onlar da bütün insanlar gibi, bağımsızlığın insanlara özgü bir şey olmadığını - bunun doğal bir durum olmadığını - bir süre idare edebileceğini, ama bizi güven içinde sona taşıyamayacağını anlarlar... İnsan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşla gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder.  Boş düşünceler! Yaşlılığın bir hastalık olduğu, korkunç bir hastalık olduğu düşünceleri. Yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. Fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşüncelerden apayrı olarak, dinî duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça, Tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz - bir gerçekliğe, mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. Evet, kaçınılmaz bir biçimde Tanrı'ya yöneliriz; bu dinî duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder..."

1 Şubat 2015 Pazar

Stefan Zweig - Satranç

Yıllardır duyduğum ama yeni okuyabildiğim Satranç için kelimeler kifayetsiz. Yazarın, II. Dünya Savaşı nedeniyle içine düştüğü umutsuzlukla baş edemeyip 1942 yılında eşiyle birlikte intihar etmiş olmasıdır belki de bu eseri daha etkileyici hale getiren. Ya da intiharının hemen öncesinde yazmış olması mı desek? Satranç, Stefan Zweig'in ölümünden hemen önce kaleme aldığı birkaç metinden biri. Aslında dünya edebiyatında bir biyografi yazarı olarak ün kazanmışken, psikolojik analiz yeteneğini kullanarak kaleme aldığı hikayesi (ya da romanı) Satranç ile ünü bambaşka bir noktaya taşınmış. Kitabın Can Yayınları'ndan çıkan baskısı da iyi olmakla birlikte, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı ilk tercihim. Çünkü çevirmeni Ahmet Cemal. Ve Almanca çeviri dendiğinde bence O'ndan iyisi yok. Kitabın sonunda kaleme aldığı sonsözden alıntılar ile bu önemli eseri izah etmek bence en sağlıklısı olacak:

"Stefan Zweig, çok geniş bir psikoloji birikimini uğraşında bütünüyle kullanmış ender yazarlardandır. Onun dünya edebiyatında kazandığı haklı ünün temelinde de bu özelliği yatar. Satranç, Zweig'in psikolojik birikimini bütünüyle devraya soktuğu bir öyküdür. Öykünün şaşırtıcı sonuna kadarki süreç, aynı zamanda faşizmin insan ruhu üzerindeki baskısının ne korkunç sonuçlar verebileceğinin ve bireyin böyle bir baskı altında ne ölçüde parçalanabileceğinin anlatımını içerir. Bir süre Nazilerin toplama kamplarında kalan Jean Améry, toplama kamplarına ait izlenimlerini dile getirdiği bir denemesinde, bu kamplara gönderilen bir aydın için gerçekleşen ilk sonucun entelektüel ölüm olduğundan söz eder. Zweig'in Satranç başlıklı eseri, edebiyat alanında böyle bir entelektüel ölüm üzerine kaleme alınmış en yetkin metinlerden biridir."

Eserden bir alıntıyla noktayı ben koyayım...

"Bize hiçbir şey yapmadılar -sadece bizi en mutlak anlamda hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz."

31 Ocak 2015 Cumartesi

Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya

Huxley'nin fütüristik düstopyası, ortaya koyduğu sosyal istikrar kompozisyonu ve bunun merkezine yerleştirdiği tüketim güdüsü ile türünün en önemli romanlarından biri. Üçte ikisi geride kaldığında zihnimde tepinen "bu mu klasik" söylenmelerini bastırmaya çalıştığım, ancak son düzlükte arap atı gibi açılan, düstopya kurgularının en başarılı örneklerinden biri. Ve romandan gözüme takılan bazı kısımlar: 


"Çünkü bizim dünyamız Othello'nunkiyle aynı değil. Çelik olmadan araba yaratamazsınız - aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız... İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri asla istemiyorlar... Şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar... Bir de özgürlüğün ne olduğunu bilmelerini bekliyordunuz! Şimdi de Othello'yu anlamalarını bekliyorsunuz! Fakat istikrar karşılığında ödememiz gereken bedel işte bu. Mutluluk ile eskiden insanların güzel sanatlar dediği şey arasında seçim yapmak gerekiyor. Biz, güzel sanatlardan fedakarlıkta bulunduk... Değişmek istemiyoruz. Her değişim istikrar için bir tehdit unsurudur... Salt bilim konusunda yapılan her buluş, yıkıcılık potansiyeli taşır; bazen her bilim dalına olası bir düşman muamelesi yapmak gerekir. Evet, bilime bile... Bu da istikrar maliyetinde bir başka kalem. Mutlulukla uyuşmayan tek şey sanat değil, bilim de uyuşmuyor. Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız."


Gözyaşları gereklidir. Othello'nun söylediklerini hatırlamıyor musunuz?
"Böyle bir huzur gelecekse her fırtınanın ardından, essin rüzgarlar ta ki ölümü uyandırana dek."

  "Bireyselliğinin farkına varmış bir sürü insan. Düzenden memnun olmayan, kendi bağımsız düşünceleri olan insanlar. Kısacası, biri olmayı başaran herkes..."
"Hiçbir suç, davranış bozukluğu kadar bağışlanmaz değildir."


 "Bir kez amaç türünden açıklamaları kabul etmeye başladınız mı, ne sonuçlar doğurabileceğini bilemezdiniz... Mutluluğa olan inançlarını yitirmelerine neden olabilir ve asıl amacın daha derinde bir yerlerde, fiziksel insanın ötesinde bulunduğuna inanmaya yönlendirebilirdi. Yaşamın amacının, mutluluğun sürekli kılınması değil, bilincin yoğunlaştırılması ve arınması, bilginin zenginleştirilmesi olduğunu düşünmeye itebilirdi insanları... Ancak bugünün şartlarında kabul edilemezdi!"




30 Ocak 2015 Cuma

Orhan Pamuk - Kafamda Bir Tuhaflık

Orhan Pamuk, ben de dahil pek çok kişiye göre çoktan en iyi romanını yazmıştı ve uzun zamandır idare ediyordu. Yine de bir acaba vardı. En iyi romanını hâlâ yazmamış olabilir mi merakı heyecan yaratmıyor değildi. Kafamda Bir Tuhaflık böyle bir ortamda çıktı. İyi ki de çıktı. Romandan gözüme takılan bazı kısımlar:

 
"Bizim âlemimizde iki türlü aşk vardır. Birincisi, birisini hiç tanımadığın için âşık olursun. Çoğu çift zaten evlenmeden önce biraz tanısalardı asla âşık olmazlardı birbirlerine... Bir de evlendikten sonra, birlikte bir hayat geçirdikleri için âşık olanlar vardır ki, bu da tanımadan evlenmenin bir sonucudur... Aslında en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır... Görücü usulü evlilikte zor olan şey, kadının hiç tanımadığı birisiyle evlenmesi değil, hiç tanımadığı birini sevmek zorunda olmasıdır, derler... Ama aslında bir kızın hiç tanımadığı biriyle evlenebilmesi daha kolay olmalı, çünkü tanıdıkça inanın erkekleri sevmek daha da zorlaşıyor!"


"Kalbin niyeti ile dilin niyeti Mevlut'un aklını meşgul etti... 'Kısmet' demişti derneğe gelen yaşlı ve mülk sahibi eski yoğurtçulardan biri... Kalbin niyetiyle dilin niyeti arasındaki köprü kısmet idi elbette: İnsan bir şeye niyet edebilir, başka bir şeyi dile getirebilir, kısmeti bu ikisini birleştirebilirdi. Şimdi çöplere konmaya çalışan şu martı bile önce bir şeye niyet ediyor, gak gak diyerek bunu kendi kendine dillendiriyor, ama kalbinin niyetiyle dilinin niyeti ancak rüzgâr, raslantı, zaman gibi kısmete bağlı şeyler sayesinde gerçekleşiyordu... İnsanın hayatı da zamanın yolunda hızlanarak böyle akıp gidiyordu..."




"Kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu âlemde yapayalnız hissediyorum kendimi."



“Hayatın vereceği huzur ve güzellik ancak hayatından uzakta başka âlemleri düşlerken ortaya çıkıyordu.”




"Herkesin bildiği gibi evlenebilmek için aşk değil güven daha önemli bir duygudur."




"Hayatı gitgide büyüyen bir telaşla geçiyordu. Oysa Mevlut bu yaşta artık ayağını şöyle biraz uzatabilmek isterdi, ama içinde böyle bir rahatlık yoktu. Şehre ilk geldiğinde kalbinde hissettiği eksiklik ve yetersizlik duygusu artmıştı."


"Herkesin bildiği gibi şeref meselesi gibi laflar aslında insanların birbirlerini gönül rahatlığıyla öldürmeleri için icat edilmiş bahanelerdir."