Film Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

Whiplash: Kusursuzluğun Peşinde

1985 doğumlu genç yönetmen Damien Chazelle, hem yazıp hem yönettiği son filmi ile bu kadar ses getirmeyi muhtemelen kendisi de beklemiyordu. Keza filmin kadrosu da, genelde yardımcı rollerde görmeye alıştığımız J.K. Simmons dışında pek bilinmiyor. Buna rağmen, 2015 Oscar Ödülleri'nde aldığı 5 adaylık ve evine götürdüğü üç Oscar heykeli ile boyundan büyük işler başardı. Sadece bu değil, Whiplash oldukça sağlam bir film: Kan, ter ve gözyaşı olmadan başarı olmaz temasıyla harmanlanan başarısızlık korkusunu hissettirmekteki başarısı ve kulakların pasını silen müzik ziyafeti ile lezzetli mi lezzetli bir yapım. J.K. Simmons'ın psikopat müzik öğretmeni rolündeki başarısı ise filmin kreması adeta. Ki kendisi En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında bu yıl Oscar'ın sahibi oldu. Sonuna kadar hakketmiş. İzleyince siz de göreceksiniz. 


Manhattan’daki Shaffer Müzik Konservatuarı’nda eğitim alan Neyman, gelmiş geçmiş en iyi davulculardan birisi olmak için canla başla çalışmaktadır. Alelade bir orkestrada yedek davulcu iken bir gün talihi döner ve okulda herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda da önünde korkuyla titrediği müzik öğretmeni tarafından ekibine seçilir. Terrence Fletcher, öğrencilerini hem duygusal hem de fiziksel olarak zorlamasıyla bilinen bir öğretmendir. Bu müzik aşkıyla bezenmiş rekabet dolu ilişki bütün filme hükmeder. 


Kafayı Caz ile, doğru tonla, zor ve hızlı ritimlerle bozan Terrence Fletcher rolünde J.K. Simmons adeta oyunculuk dersi veriyor ve seyirciyi her dakika diken üstünde tutmayı başarıyor. Filmin en büyük başarısı, insanı gerim gerim geren, mükemmeliyetçi müzik öğretmeni ekseninde, başarısızlık ve dibe vurma korkusunu mükemmel bir şekilde sunması ve hissettirmesi. Başrol oyuncusu Miles Teller’a da dikkat: 15 yaşından beri davul çaldığı için filmdeki performanslar da çoğunlukla kendisine ait. Haftada 3 gün, günde 4 saatlik dersler alarak film için kendini iyice geliştiren Teller, çok az sayıdaki sahnede dublör kullanmış. Üstelik yönetmen Damien Chazelle’in bazı sahnelerde bilerek “kes” demediği de söyleniyor. Yani Teller’ın davul çalarken ekrana yansıyan ciddi şekilde zorlandığı yüz ifadeleri de yüzde yüz gerçek. Filmde ellerinin kanadığı sahnelerden bazıları da gerçekten yaşanmış. 

İşin ilginç yanı, genç yönetmen filmi yazdığında uzun metraj için para bulamamış ve bu nedenle 2013 yılında önce kısa film olarak çekerek Sundance Film Festivali'ne katılmış. Orada kazandığı ödül sayesinde bulduğu sponsor ile filmi bu yıl çekebilmiş, hem de 19 günde. Özellikle Caz müzik sevenlerin, sırf bu yönden bile kendini kaptırabileceği yapım, canlı müzik kayıtları ve finalindeki 9 dakikalık Caravan solosuyla bile müthiş. Yazıyı müzik öğretmeni Terrence Fletcher'ın ağzından güzel bir replik ile bitirelim:


"Açıkçası insanların Shaffer’da yaptığım şeyi anladıklarını sanmıyorum. Ben orada orkestra yönetmiyordum. Moronun teki de kollarını sallayıp millete tempo verebilir. Ben orada insanları, onlardan beklenenin ötesine zorlamak için bulunuyordum. Bunun mutlak bir gereksinim olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde dünyayı bir sonraki Louie Armstrong’dan, Charlie Parker’dan mahrum ederiz." 

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: Miles Teller, J.K. Simmons, Melissa Benoist.
Yapım: ABD
Tür: Dram-Müzik
Ödüller: En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Kurgu ve En İyi Ses Miksajı; En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Altın Küre aldığı bazı ödüller...
Süre: 107 dakika
IMDb Puanı: 8.6

10 Şubat 2015 Salı

Gone Girl: David Fincher'ın Son Marifeti

Son dönemde özellikle yurtdışında beğeni kazanan polisiye romancılardan Gillian Flynn'ın aynı adlı romanından uyarlanan ve yine yazar tarafından senaryolaştırılan Gone Girl / Kayıp Kız, ünlü yönetmen David Fincher'ın son filmi. Keza yönetmenin ismi bile, filmin duyurulduğu ilk günden bu yana büyük bir merakla beklenmesine yetmişti. Yapımcılarından birinin oyuncu Reese Witherspoon olduğu filmin başrollerinde ise Ben Affleck ve Rosamund Pike bulunuyor.
Sıcak bir yaz sabahı, Nick ve Amy evliliklerinin beşinci yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken o gün Amy aniden ortadan kaybolur. Geri dönmeyince, polisin gözünde kocası Nick tüm şüpheleri üzerine çeker. Nick'in ise kafası karışmıştır zira Amy'ye ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Nick masum olduğu konusunda ısrar etse de üstündeki şüpheleri tamamen yok edemez... Bu hikâye iki ayrı koldan ilerliyor: Filmin ilk yarısında Nick’in gözünden Amy’nin kayboluş öyküsünü izlerken, ikinci bölümden Amy’nin gözünden yaşananları görme fırsatı buluyoruz.
David Fincher (Yedi [1995], Dövüş Kulübü [1999]), ele aldığı her malzemeye kendi tarzını yerleştirmesini bilen bir yönetmen. Bu son filminde orta sınıf Amerikan ailesinin çürümüşlüğünü, medyanın, polisin, hukuk sisteminin, arkadaşlıkların ve aile bağlarının Amerikan toplumunda nasıl imajdan ibaret olduğunu gözler önüne seriyor. Bunu yaparken gösterişten uzak görsel planlar kullanmayı tercih ediyor. Uzun sayılabilecek süresi ve ağır bulunabilecek temposu, kurgu maharetleri ile bertaraf edilmiş. Öyle ki, film neredeyse süresi boyunca seyirciyi diken üstünde tutmayı başarıyor. Sağ gösterip sol vurmayı seven yönetmen Fincher, gerilim kurmakta ve oyuncularından üst düzey performans almaktaki ustalığını bir kez daha konuşturuyor. Ben Affleck kendisi için biçilmiş kaftan olan rolde izlenebilir bir performans ortaya koyarken, Rosamund Pike muhteşem oyunculuğu ile Oscar'a göz kırpıyor. 149 dakikalık süresinin sonuna yaklaşırken her an yeni bir sürprize imza atan film, 2014 yılının en iyilerinden biri...
 
Yönetmen: David Fincher
Senaryo: Gillian Flynn
Oyuncular: Ben Affleck, Rosamund Pike, Neil Patrick Harris, Tyler Perry, Carrie Coon, Kim Dickens
Yapım: ABD
Tür: Dram-Gizem-Gerilim
Süre: 149 dakika
IMDb Puanı: 8.3
 

2 Şubat 2015 Pazartesi

Interstellar / Yıldızlararası: Sinemada Yeni Bir Boyut

Aylardır merakla beklenen Interstellar, belirsiz bir tarihte yok oluşun eşiğine gelen dünyayı bir taşrada resmederek başlıyor. Tarımsal üretimin sadece mısıra kaldığı, kum fırtınalarının sıklaştığı bir coğrafyada vakti zamanında uzay araştırmalarında bulunan ama artık çiftçilikle uğraşan Cooper ve ailesine odaklanıyor. Faaliyetlerini yeraltında sürdürmek zorunda kalan NASA’nın bir projesine beklenmedik şekilde dahil olan Cooper, dünyada kalan insanları kurtarmak ile gittiği yerde yeni bir koloni kurmak arasında kalıyor. 
Fizik teorileri, paralel evren, kuantum fiziği, zaman kayması, solucan deliği, kara delik, beşinci boyut ve yerçekimi gibi kavramlar üzerinden ilerleyen destansı uzay yolculuğu, bu tür için uzun sayılabilecek 169 dakikalık süresi ile seyirciyi merak dalgasının içine itiyor. Nolan, Cooper karakteri üzerinden bilimsel gelişme ve keşfetme duygusuna vurgu yaparken, diğer taraftan da kariyerinin en duygusal yapımına imza atıyor. Duygusal yapı, baba-kız ilişkisinin dramatik gelişimi ve Hans Zimmer'in etkileyici müzik çalışması ile zirve yapıyor. Filmin ilk 45 dakikasında klişelerden uzak durarak yok olmakta olan dünya güzellemelerinden kaçınan yönetmen, finalde anlam kazanacak aile eksenli hikaye çerçevesini oluşturuyor. Dünyanın neden ya da nasıl tükendiğine dair görsel planlar sunmak, uzaya çıkış hazırlığı ve diğer karakterlerin tanıtılması gibi dertleri de bir kenara bırakarak sadece asıl meseleye odaklanmakla büyük bir risk alıyor Nolan. Eleştiriler muhtemelen bu klişelerden kaçınmak pahasına oluşan boşluklar için gelecektir. Görecelik kavramı üzerinden dünya ve başka gezegenler arasındaki zamanın ilerleyiş farklılığına odaklanan yapım, zamanın acımasızlığı üzerinden dramatik yapıyı derinleştiriyor. Son 1 saatte ise paralel kurguyla gerilim zirveye çıkıyor.
Amerikalı teorik fizikçi Kip Thorne danışmanlığında Nolan Kardeşler'in senaryosunu yazdığı Interstellar, eğlenceden ziyade bilimsel teorilere sırtını dayadığı için seyirciyi her açıdan zorlayan bir yapım. Bellek-kurgu ilişkisinin seyirciyi düşünmeye itmesi ve beşinci boyut sekansları kolaycılığa alışmış sinema seyircileri için filmi anlamsızlaştırabilir. Christopher Nolan'ın 2000 yapımı Memento'dan beri birlikte çalıştığı Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Wally Pfister bu yapımda koltuğunu 2013 yapımı "Her" ile rüştünü ispatlayan Hoyte Van Hoytema'ya devretmiş. Hoytema sayesinde gösterişten ziyade sade ama iddialı, minimalist görsel planlar filme damgasını vuruyor. Böylece Nolan'ın sinemasına hakim olan gösteriş merakı da biraz törpülenmiş.
Diğer taraftan, son birkaç yıldır kariyerinde büyük bir sıçrama yaşayan aktör Matthew McConaughey performansıyla yine büyülüyor. Filmin dramatik yapısına katkısı yadsınmayacak düzeyde. Anne Hathaway, Michael Caine, Matt Damon, Casey Affleck ve Jessica Chastain gibi oyuncular, kadroyu zenginleştiren diğer isimler... Sinema tarihinin en iyi bilim kurgu filmleri tartışmasında "Gravity" geçen yıl yeni bir çığır açmıştı. Şimdi ise Interstellar bu yarışın üzerine yeni bir tuğla koymakla kalmıyor, sinemayı yeni bir noktaya da taşıyor.


Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Matt Damon, Casey Affleck ve Michael Caine.
Yapım: ABD-İngiltere
Tür: Bilim Kurgu
Süre: 169 dakika
IMDb Puanı: 8.8

31 Ocak 2015 Cumartesi

Operasyon Valkyrie: Beklentileri Karşılamak Zordur!

Yönetmen BryanSinger oldukça başarılı iki bölümlük X-Men uyarlamalarından sonra ne yapacağı merak edilen bir sinemacı olmuştu. X-Men serisinin üçüncü projesinden çekildikten sonra yeni filmi daha da önem kazanmıştı. Bu soru işaretleri içinde 2007 yılında Valkyrie geldi. Geldi gelmesine ama beklenen gürültüyü de çıkaramadı. Gösterime girdiği dönemde beklentileri karşılayamadığı yönünde sıkça eleştirilen yapım, sinema seyircisinde heyecan yaratmaktan uzak kalmıştı.


 "Opersayon Valkyrie", İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler'in yaptıklarına tanık olan Albay Stauffenberg'in Hitler karşıtı bir Alman Direniş Örgütüne katılması ve bu örgütün Hitler'i ortadan kaldırma çabası üzerine kurulu. Bu noktada, filmin gerçek bir hikayeden uyarlama olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu arada Tom Cruise'un başrol için bu filme uygun olup olmadığı da tartışılabilir, ki film gösterime girdiği dönemde bu konu çok spekülayona yol açmıştı. Hem Albay Stauffenberg'in yakınları O'nu bu rol için istememiş hem de pekçok eleştirmen Cruise'u bu dönem filmine uygun bulmamıştı. Tom Cruise'un varlığı film için bir problem yaratmıyor bize göre. Zaten O'nunla birlikte film Bill Nighy, Kenneth Branagh, Terence Stamp ve Tom Wilkinson gibi iyi bir oyuncu grubuna sahip.  


Bryan Singer dönemin ruhunu ve özellikle Almanya'nın ve muhaliflerin içinde bulunduğu ruhsal paranoyayı yansıtmakta çok başarılı. İkinci Dünya Savaşı metaforunda, görece durağan bir malzemeden bu kadar iyi bir gerilim ve savaş duygusu çıkarmak dikkate değer. Öyle ki film hiçbir anında sırtını aksiyona ya da gösterişli savaş sekanslarına yaslamıyor. Bundan bilerek kaçınıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen bir filmin savaş sekanslarını es geçmesi kimi seyirciler tarafından olumsuz karşılanabilir. Ancak, filmin ana teması savaştan ziyade Hitler'e destek olanlar ve karşı olanlar üzerine odaklandığı için bu tercihi normal karşılamak gerekir. Dönemin ünlü Almanları üzerinden, Wagner örneğinde olduğu gibi, Hitler'e destek olanlar ya da olmayanlar tartışmasını biraz daha genişletebilseydi Bryan Singer, ortaya çok daha iyi bir film çıkabilirdi. Son tahlilde, IMDb puanı 7.1 olan yapım ev sinemasında gözden kaçırılmamalı...


Yönetmen: Bryan Singer
Senaryo: Christopher McQuarrie ve Nathan Alexander
Oyuncular: Tom Cruise, Bill Nighy, Carice van Houten, Bill Nighy, Kenneth Branagh ve Terence Stamp.
Yapım: ABD-Almanya
Tür: Dram-Savaş
Süre: 121 dakika
IMDb Puanı: 7.1

AVATAR: Görsel Zenginlik Ya Gerisi?

Sinemaseverlerin karşısına öyle bir film çıktı ki, 3D formatında seyredildiğinde objektif yaklaşılması mümkün değildi. Hele ki özgün atmosferine ve orijinal gezegen tasvirine kapılırsa seyirci, bayılmaması imkânsızdı. Bir de çevreci hassasiyetiyle kapitalizm eleştirisi devreye girinci Avatar hayranı olmayan kalmadı. Bütün bu göz boyayan unsurlara, teknik yeniliklere ve renk cümbüşüne rağmen Avatar aslında bilindik formüller üzerinden klişe bir senaryo ile yürüyen ve getirdiği yenilikleri senaryo yapısına yediremeyen bir yapımdı. Tabi bu defolar sinema tarihinin en büyük gişe rakamlarından birini elde etmesine engel olmadı.

Yönetmen Cameron'ın teknik maharetine ve görsel yaratıcılığına ilişkin bu film için bir eleştiri getirmek mümkün değil elbette. Yarattığı atmosfer büyüleyici! Hatta baş karakter Jake Sully'nin video günlüklerinin bu tarz büyük bir prodüksiyon içinde konumlandırılışı da oldukça deneysel ve takdire değer. Bütün bunlara rağmen, senaryo bazında artık seyircinin "açgözlü işadamları para için herşeyi yapar" vurgusundan sıkıldığı aşikâr. Ya da şöyle soralım; kapitalizmin sömürü düzeniyse asıl mesele, bunu daha ciddi ve farklı şekilde irdelemek gerekmez mi sinema dili olarak? Kaynaklarımızı hunharca tükettik ya da kapitalizm sendromu gibi mevzulara dalıncaksa eğer, bazı şeyler bu kadar kör gözüne parmağım olmamalı. Misal, filmde Albay karakteri kötülüğü temsilen oldukça karikatürize ele alınıyor. Gözünü para bürümüş patron rolünde Giovanni Ribisi ise varla yok arası, havada kalmış durumda...

Cameron'ın film için yıllarca süren teknik hazırlığı, kendini biraz da senaryo üzerinde göstermiş olsaydı, muhtemelen sinemaseverler de bir başyapıt seyretmiş olacaklardı. Proje 2. ve 3. filmlerle birlikte bir üçlemeye dönüşecek yakın gelecekte. Bakalım yönetmen Cameron ilk filmin görsel zenginliğini devam filmlerinde senaryo zenginliğine taşıyabilecek mi? 2009 yılında oldukça ses getiren bu gişe canavarını henüz seyretmemiş olanlar varsa, hemen ekleyeyim; IMDb puanı 7.9...


Yönetmen: James Cameron
Senaryo: James Cameron
Oyuncular: Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver ve  Giovanni Ribisi.
Yapım: ABD-İngiltere / 2009
Tür: Bilim Kurgu-Aksiyon
Süre: 162 dakika
IMDb Puanı: 7.9

29 Ocak 2015 Perşembe

Inception: Bir Başyapıt Yanılsaması

Hatırlar mısınız bilmiyorum, filmin bir yerinde Cobb eşine “Sen kusursuz değilsin!” diyordu. Diğer yandan Jean Baudrillard ise ünlü bir kitabında, "Dünyanın bir yanılsama olması, onun kökten kusurluluğundan kaynaklanır. Eğer her şey kusursuz olsaydı, açıkçası dünya var olmazdı ve kötü bir rastlantıyla kusursuzluk niteliğine yeniden kavuşsaydı, varlığı açıkça son bulurdu. Cinayetin özü budur: Kusursuz olursa iz bırakmaz. Dünyanın varlığı konusundaki inancımızı pekiştiren şey, onun suçlu, kusurlu niteliğidir. O zaman birden bize kendisini ancak bir yanılsama olarak açar."  demekte. Yabancı basında bir sinema yazarı da film için, "İnsanların neden bu kadar heyecanlandığı hakkında gerçekten en ufak bir fikrim yok. Sanki biri uyurken kafalarının içine girmiş ve Başlangıç'ın öncü bir başyapıt olduğu fikrini... Bir saniye! Galiba anladım! Bu film aslında hezeyan halini almış beğeniyle ilgili bir metafor. Bu film aslında kendisinin metaforu!" demekten kendini alamamış. Açıkcası ne Baudrillard kadar felsefi ne de bahsi geçen sinema yazarı kadar acımasız olmam mümkün değil.
Dolayısıyla, filmleri birbiriyle kıyaslamayı doğru bulmasam da, salt sinema adına bir değerlendirme yaptığımda, bana göre Nolan'ın kendi başyapıtı Kara Şövalye’den daha iyi bir film yok ortada. Kara Şövalye'de hissettiğim güçlü sinema duygusunu, özenli sinematografiyi bu filmde göremediğimi söylemeliyim.  Son derece özgün senaryosu, Hans Zimmer'in neredeyse filmin bile önüne geçen güçlü müzikleri ve bir sokakta kafede gerçekleşen slowmotion patlama sahnesi dışında aklımda kalan pek bir şey olmadı. Şimdi pek çoğunuzun söylendiğini, "onca şey saydın, aklında daha ne kalacak?" dediğini duyar gibiyim. Evet, haklısınız ancak unutmayın ki bu kadarı bir filmi ancak iyi yapmaya yeter, başyapıt değil. Örnek mi istiyorsunuz? Filmin karlı tepelerde geçen üst baskını son derece vasat ve sinematografiden yoksun bana kalırsa.
Filme içerik olarak yaklaştığımızda ise, Matrix'te olduğu gibi "yaşadığımız dünyanın bir yanılsama olduğu"  imasını görebiliriz. Ancak Sinema Dergisi'nin Eylül sayısında Kerem Sanatel'in film üzerine yazdıklarında daha farklı bir iddia var: Sanatel'e göre film hikayesine, deyim yerindeyse cart diye giriyor ve hikayenin bir yerinde kahramanına "rüyaların ne zaman başladığını asla anlayamayız" dedirtiyor. Filmin en önemli repliğinin bu olduğunu ve filmin hikayesinin ısrarla mantığı zorlamasının, saçmalamaktan gocunmamasının rüya mantığıyla örtüştüğünü iddia eden Sanatel, filmde uyanıkken geçen tek bir sahne bile olmayabilir düşüncesinde. Çünkü esas entrikanın, Cobb'un vicdan azabını gidermek üzerine kurulmuş bir "fikir ekme" operasyonundan ibaret olabileceği ihtimali mevcut. Zaten filmin finalindeki dönen şeyin düşmemesinin nedeni de devam filmine göndermeden ziyade bu, yani her şeyin bir rüya olduğu iması! Ya da başta belirttiğim gibi Baudrillard’ın kusursuz (yanılsama) dünyası…
Son tahlilde, Sanatel'in ifade ettiği gibi sinema "uyanıkken düş görme" sanatı ise Inception (Başlangıç) sinema tarihine sıkı bir gönderme ve seyirciyi uykusundan uyandırma girişimi olarak yorumlanabilir. Özgünlüğü ve müziklerinin ihtişamı ile seyircisini tatmin edebilir ve Matrix'ten bu yana aklını zorlayan filmlere özlem duyanları memnun edebilir. Ancak ne yazık ki bütün bunlar bir filmi başyapıt yapmaya yetmez.



Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Joseph Gordon-Levitt, Ellen Page, Tom Hardy ve Ken Watanebe.
Yapım: ABD-İngiltere / 2010
Tür: Aksiyon-Bilim Kurgu
Süre: 148 dakika
IMDb Puanı: 8.8

Soysuzlar Çetesi: Diyaloglar Silsilesi

Nazi işgali altındaki Fransa’da Nazileri avlayan, kendilerine Soysuzlar Çetesi ismi takılmış bir grubun ve ailesi Nazilerce katledilmiş olup intikam peşinde koşan Yahudi bir kızın öyküleri parçalı kurgu tekniği ile 153 dakikaya yayılmış. Yönetmen Tarantino yine renkli bir oyuncu ekibi oluşturmuş. Brad Pitt, Christoph Waltz ve Diane Kruger ilk dikkati çeken isimler… Her zaman olduğu gibi yine seyircileri ve eleştirmenleri ikiye bölen bir Tarantino filmi var ortada. Bunun yanında IMDB puanı oldukça yüksek (8.4) ve yönetmenin şu ana kadarki en çok hasılat yapan filmi…
Tarantino filmleri genelde son derece eğlenceli, zeki, provokatif ve sinema sevgisiyle dolu yapımlar olarak tarif edilir. Önceki filmlerinin önemli bir kısmı için bu tanımlamaya katılsam da ne yazık ki bir Tarantino hayranı olarak Soysuzlar Çetesi için aynı fikirde olamayacağım. Filmi orta karar buldum, ilk defa Tarantino diyaloglarından sıkıldım; ilk defa sakız gibi uzayan sahnelerden bunaldım ve ilk defa bir Tarantino filminde pek çok sahneyi anlamsız buldum. Ancak bir eleştirmene göre, “Soysuzlar Çetesi sıradan bir izleyiciden ziyade sinefillerin çok daha rahat empati kurup çok daha yoğun keyif alacakları bir deneyim. Öyküde çok miktarda sinemasal gönderme var ve önceki filmlerinde olduğu gibi diyaloglar yine tadından yenmeyecek cinsten…”
Dolayısıyla, izlemeden önce Soysuzlar Çetesi ile ilgili pek çok yazı okumuş ve şüpheye düşmüştüm. Bu yazılarda, yukarıda bahsi geçen olumlu eleştirilerin yanı sıra, olumsuz eleştiriler genelde iki konuya odaklanıyordu: Birincisi ve en önemlisi, Tarantino'nun bitmek bilmeyen diyaloglarının bir dönem filminde yani İkinci Dünya Savaşı filminde çok eğreti durduğu ve amacına ulaşmadığı yönündeydi. İkincisi ise daha ilginç; Brad Pitt'in varlığının filme zarar verdiği ve canlandırdığı karakterin filmi taşıyamadığı yönündeydi. Başta da belirttiğim gibi bir Trantino hayranı olarak bunu kabul etmek istemezdim, yine de bu eleştirilere katılmak durumundayım. Örneğin; bodrum katındaki bar sahnesi... Sonu olmayan ve bir yere varmayan diyaloglar uzamış, uzamış, uzamış... Karakterlerden birinin eliyle yaptığı üç işaretinin kimliğini açık etmesiyle artık sona gelinmiş; tam o anda kıyametin kopması daha doğru olacakken hala masa altında silahlarla "belaltı" muhabbeti yapmak kabul edilebilir gibi değil. Bu sahne, nedensiz yere sakız gibi uzayan diyaloglara ya da sekanslara örneklerden sadece biri.
Ve Brad Pitt... Filmin başlarında yaptığı aksanlı konuşma çok komik olsa da bu karikatürize kompozisyonu filmin ilerleyen dakikalarında abarttığından, canlandırdığı karakter film içinde tam bir virüse dönüşmüş. Sistemine girdiği bilgisayarı içten içe çökerten bir virüse... Tarantino filmlerinin en önemli özelliği; bir sahnenin, bir muhabbetin ve müzik kullanımının filmden sonra aklınızda yer etmesidir. Soysuzlar Çetesi'nden sonra ise filmin başlarındaki sıçan muhabbetini bir kenara koyarsam aklımda kalan hiçbir şey olmadı. Christoph Waltz'ın insanı kıskandıran performansı da olmasa bu filmi zihnimde nasıl konumlandırırdım bilemiyorum. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; Waltz'ın canlandırdığı karakterin finaldeki U dönüşünün altının boş kaldığını ve bunun bir senaryo zaafı olduğunu düşünüyorum. Belli ki Trantino "En iyi savaş filmleri savaşa yer vermeyen filmlerdir." düsturundan hareket etmiş. Fakat Tarantinovari diyalogların bir savaş filmine gitmeyeceği gerçeğini gözden kaçırmış. Ya da üstadın kalemi formsuzmuş. Bize de kötü değil ama orta karar bir Tarantino filmi seyretmek nasipmiş!

Yönetmen: Quentin Tarantino
Senaryo: Quentin Tarantino
Oyuncular: Brad Pitt, Diane Kruger, Eli Roth, Christoph Waltz ve Michael Fassbender.
Yapım: ABD-Almanya / 2009
Tür: Savaş-Dram
Süre: 153 dakika
IMDb Puanı: 8.3

Black Swan: Büyümek Zor Bir Yolculuk

Hayatın önümüze koyduğu engeller... Aşılması gerekenler... Hiç bitmeyecek gibi gelenler... Sonra bizzat kendi içimizdeki mükemmele ulaşma isteği; bunun yansıması olarak konulan hedefler... O hedeflere ulaşıncaya kadar maruz kalınan baskılar... Anı yaşayamamak... Hayattan kopmalar... Stresin ve baskının yarattığı ruhsal deformasyon... Bütün bunları yaşarken gerçekleşen kendini arama, parçalanıp dağılma ve sonra yeniden bir araya gelme süreci…
Nedendir bilinmez, çocukken gelecekte hep zengin olacağımızı düşünürüz ya da öyle bir şey işte. Hayatın zor olacağı hiç aklımıza gelmez. Aynı saflıkla çok iyi bir insan olacağımızı da düşünürüz. Büyümek bunların doğru olmadığını gösterir bize. Gerçek hayat başladığında, yani hayat bizi ezmeye yeltendiğinde acı gerçeklerle tanışırız. Çocukken taşıdığımız safiyane duyguların gerçekle alakasız olduğunu görürüz mesela, olanca çıplaklığıyla... Ve hayat bizi yoğurdukça içimizdeki karanlık tarafları da keşfetmeye başlarız. Bütün bunlarla yüzleşmek insanı yorar. Büyümek insanı değiştirir.
İşte Black Swan böyle bir film, bunu anlatan bir film. Bu yorgunluğu anlatırken yoran bir film... Çok da başarılı aynı zamanda. Aslına bakarsanız, genç bir kızın çok istediği başrolü alması dışında alıştığımız türde dişe dokunur bir hikayesi yok filmin, hatta hiç yok... Bahsi geçen bu tek oluştan hareketle bir film çekmekte her yönetmenin harcı değil. Lakin yönetmen Aronofsky yapmış, hem de en alasını. Film boyunca genç bir ruhun nasıl parçalandığını izlemek yürek burkan bir deneyimdi. Üstelik filmin korku sinemasına taş çıkaran psikolojik gerilim performansı insanı yay gibi geren bir başarıya sahip. Nasıl The Fighter filmi Christian Bale'in en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü ne denli hakkettiğini gösteriyorsa bu film de Natalie Portman'ın en iyi kadın oyuncu ödülünü sonuna kadar hakkettiğini gösteriyor. Uzun zamandır böyle bir aktrist performansı görmedim. Yönetmense, en azından benim için, seyirciyi filmin içine sokmakta çok başarılıydı. Ne de olsa önümüzde tam bir yönetmen filmi var... Siyah Kuğu’nun yönetmenliği ve oyunculuğu geçen yılın en iyilerinden, tartışmasız. Ammavelakin bu ruhsal dalgalanmaları, baskıyı, dönüşümü ve yönetmenin ustalıklı dokunuşlarını algılamayan seyircinin de hoşlanması mümkün değil. Zor bir film çünkü...

Yönetmen: Darren Aronofsky
Senaryo: Mark Heyman, Andres Heinz ve John J. McLaughlin.
Oyuncular: Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel ve Winona Ryder.
Yapım: ABD / 2010
Tür: Dram-Gerilim
Süre: 108 dakika
IMDb Puanı: 8.0