10 Şubat 2015 Salı

Gone Girl: David Fincher'ın Son Marifeti

Son dönemde özellikle yurtdışında beğeni kazanan polisiye romancılardan Gillian Flynn'ın aynı adlı romanından uyarlanan ve yine yazar tarafından senaryolaştırılan Gone Girl / Kayıp Kız, ünlü yönetmen David Fincher'ın son filmi. Keza yönetmenin ismi bile, filmin duyurulduğu ilk günden bu yana büyük bir merakla beklenmesine yetmişti. Yapımcılarından birinin oyuncu Reese Witherspoon olduğu filmin başrollerinde ise Ben Affleck ve Rosamund Pike bulunuyor.
Sıcak bir yaz sabahı, Nick ve Amy evliliklerinin beşinci yıl dönümünü kutlamaya hazırlanırken o gün Amy aniden ortadan kaybolur. Geri dönmeyince, polisin gözünde kocası Nick tüm şüpheleri üzerine çeker. Nick'in ise kafası karışmıştır zira Amy'ye ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Nick masum olduğu konusunda ısrar etse de üstündeki şüpheleri tamamen yok edemez... Bu hikâye iki ayrı koldan ilerliyor: Filmin ilk yarısında Nick’in gözünden Amy’nin kayboluş öyküsünü izlerken, ikinci bölümden Amy’nin gözünden yaşananları görme fırsatı buluyoruz.
David Fincher (Yedi [1995], Dövüş Kulübü [1999]), ele aldığı her malzemeye kendi tarzını yerleştirmesini bilen bir yönetmen. Bu son filminde orta sınıf Amerikan ailesinin çürümüşlüğünü, medyanın, polisin, hukuk sisteminin, arkadaşlıkların ve aile bağlarının Amerikan toplumunda nasıl imajdan ibaret olduğunu gözler önüne seriyor. Bunu yaparken gösterişten uzak görsel planlar kullanmayı tercih ediyor. Uzun sayılabilecek süresi ve ağır bulunabilecek temposu, kurgu maharetleri ile bertaraf edilmiş. Öyle ki, film neredeyse süresi boyunca seyirciyi diken üstünde tutmayı başarıyor. Sağ gösterip sol vurmayı seven yönetmen Fincher, gerilim kurmakta ve oyuncularından üst düzey performans almaktaki ustalığını bir kez daha konuşturuyor. Ben Affleck kendisi için biçilmiş kaftan olan rolde izlenebilir bir performans ortaya koyarken, Rosamund Pike muhteşem oyunculuğu ile Oscar'a göz kırpıyor. 149 dakikalık süresinin sonuna yaklaşırken her an yeni bir sürprize imza atan film, 2014 yılının en iyilerinden biri...
 
Yönetmen: David Fincher
Senaryo: Gillian Flynn
Oyuncular: Ben Affleck, Rosamund Pike, Neil Patrick Harris, Tyler Perry, Carrie Coon, Kim Dickens
Yapım: ABD
Tür: Dram-Gizem-Gerilim
Süre: 149 dakika
IMDb Puanı: 8.3
 

4 Şubat 2015 Çarşamba

Olmayanın Peşinde Kaybolan Yıllar

Birbirimize imrenirken elimizden kaçırıyoruz zamanı, yaşamı... "Anı yakalamak" dillere dolanan bir ütapyadan başka bir şey olmuyor. Yalnızlar evlilere özeniyor, evliler yalnızlara. Evli olanlar kendilerine eklenen başka bedenlerin sorumlulukları altında ezilirken, bekârlar yalnızlıkları altında eziliyorlar. Kimse halinden memnun değil. Herkes olmayanın hayalinin peşinde. Sürekli olmayanı arzulama savaşı. Elimizdekilere odaklanabilsek yaşam ne kadar kolay olacak halbuki. Herkes bunu bilir, bunu söyler ama mesele uygulamaya gelince kimse doğru olanı yap(a)maz. Bütün bunların farkında olanlardanım ben de. 
Biliyorum ki, insan tek başınayken her şey ne kadar kolay olsa da olmayanı arayacak! İyi ya da kötü anları paylaşacak birini isteyecek. Tek başına yemek yemek zamanla anlamını kaybedecek, film seyretmek yavanlaşacak... Böyle anları biriyle paylaşmak, böyle anlarda birine anlatmak, böyle anlarda birini dinlemek isteyecek... O'nu anladığını göstermek hevesiyle yanıp tutuşacak. Dokunmak, dokunulmak... Sanki bütün bunlar gerçekleştiğinde önemsizleşmeyecekmiş gibi... Gençliğe adım attığı ilk andan itibaren bu gibi duyguları yaşamak istese de insan, bütün bunlara ulaştığında başını çevirecek. İlk başlardaki yalnızlığını arayacak... İnsanın en büyük çelişkisi! İnsan, bünyesinde barındırdığı bencil dürtüleri nedeniyle, teşhisini koyduğu çelişkinin tedavisini belki de hiçbir zaman yapamayacak.
Neden bu hayatta sürekli aşılması gereken engeller ve yapılması gereken işler var ki? "Anı yakalamak" gerçekten bir ütopya mı yoksa ulaşılabilecek bir hedef mi? İnsan, ruhunda bu kadar çelişki barındırırken ve dahası bu kadar işle boğuşurken, bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de dünya kadar insanı memnun etmesi gerekiyorken nasıl anı yakalayabilir ya da yaşayabilir?
Çocukluk, ilkgençlik, mezuniyet, iş, evlilik derken buradan çocuk sahibi olmaya ve onun büyümesine giden yıllar, insanın kendi anne-babasının yaşlandıkça çocuklaşmasıyla zorlaşmaya devam ediyor. Bize kalansa, çocukluğumuzu bir kenara koyarsak, tüm bu hengâmede sıramızın gelmesini beklemek sanırım...

Kış Uykusu: Sıkılmak Lüks Bir Duygu!

"Valla ben evim, odam, kitaplarım neredeyse kendimi oralı hissederim; başka bir yere de ihtiyaç duymam. Ya bu insanın kendine bir dünya yaratabilme, kendini oyalayabilme yeteneği ile ilgili bir şey. Sıkılmak ne demekmiş ya? Sıkılmak için hiç bir zaman bir saniye vaktim olmadı benim. Ayrıca sıkılmak denen duygunun son derece lüks bir duygu olduğunu düşünüyorum bugünkü şartlar altında."


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Senaryo: Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan (Anton Çehov'un kısa hikâyelerinden)
Oyuncular: Haluk Bilginer, Melisa Sözen, Demet Akbağ ve Nejat İşler 
Yapım: Türkiye / 2014
Tür: Dram
Süre: 196 dakika
IMDb Puanı: 8.5

2 Şubat 2015 Pazartesi

Cesur Yeni Dünya'dan İnanç Üzerine

"Sahip olduğumuz şeyler bize ne kadar aitse, biz de o kadar kendimize aitiz... Kendimize ait olduğumuzu düşünmek, mutluluk ya da rahatlık sebebi olabilir mi? Genç olanlar ve refah içinde yaşayanlar böyle düşünebilirler. Böyleleri, bir şeye sahip olmanın yüce bir şey olduğunu düşünebilirler; çünkü kimseye bağımlı olmamayı, görünmeyen hiçbir şeyi düşünmek zorunda olmamayı, sürekli birşeyleri kabullenmenin sıkıcılığından, sürekli dua etmekten ve başkalarının iradelerini etkileyişlerinin sorumluluğundan muaf olmayı kendi tarzları sayarlar. Ancak zaman geçtikçe onlar da bütün insanlar gibi, bağımsızlığın insanlara özgü bir şey olmadığını - bunun doğal bir durum olmadığını - bir süre idare edebileceğini, ama bizi güven içinde sona taşıyamayacağını anlarlar... İnsan yaşlanır; içinde o derin zayıflık hissini, kayıtsızlığı, rahatsızlığı hisseder, bütün bunlar ilerleyen yaşla gelir; böyle hissedince de sadece hasta olduğunu düşünür, bu can sıkıcı durumun belli bir nedeni olduğunu düşünerek korkularını bastırır ve hastalıktan kurtulduğu gibi bu durumdan da kurtulmayı ümit eder.  Boş düşünceler! Yaşlılığın bir hastalık olduğu, korkunç bir hastalık olduğu düşünceleri. Yaşları ilerledikçe insanları dine yönelten şeyin ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusu olduğunu söylerler. Fakat kendi deneyimim beni şu inanca yöneltti: böyle korku ve düşüncelerden apayrı olarak, dinî duygular biz yaşlandıkça gelişme eğilimi gösterirler, çünkü ihtiraslarımız ateşini yitirdikçe, hayal güçlerimiz ve duygularımız köreldikçe aklımız daha rahat işler hale gelir, bir zamanlar aklımızı çelen imgeler, arzular ve heveslerden arındıkça, Tanrı, gizlendiği bulutların arkasından görünür, ruhumuz bütün aydınlıkların kaynağı olan bu varlığı hisseder, görür ve ona yönelir, bu yöneliş doğal ve kaçınılmazdır; duygular dünyasına canlılığını ve cazibesini veren her şeyi artık yitirmekte olduğumuz için, o muazzam varoluş artık içsel ya da dışsal etkilerle desteklenmediği için, kalıcı bir şeye, bizi asla yanıltmayacak bir şeye tutunma ihtiyacı hissederiz - bir gerçekliğe, mutlak ve ebedi bir gerçeğe tutunmak isteriz. Evet, kaçınılmaz bir biçimde Tanrı'ya yöneliriz; bu dinî duygu, doğası gereği öyle saftır ve bunu yaşayan ruha öyle bir mutluluk verir ki, diğer bütün yitirdiklerimizi telafi eder..."

Interstellar / Yıldızlararası: Sinemada Yeni Bir Boyut

Aylardır merakla beklenen Interstellar, belirsiz bir tarihte yok oluşun eşiğine gelen dünyayı bir taşrada resmederek başlıyor. Tarımsal üretimin sadece mısıra kaldığı, kum fırtınalarının sıklaştığı bir coğrafyada vakti zamanında uzay araştırmalarında bulunan ama artık çiftçilikle uğraşan Cooper ve ailesine odaklanıyor. Faaliyetlerini yeraltında sürdürmek zorunda kalan NASA’nın bir projesine beklenmedik şekilde dahil olan Cooper, dünyada kalan insanları kurtarmak ile gittiği yerde yeni bir koloni kurmak arasında kalıyor. 
Fizik teorileri, paralel evren, kuantum fiziği, zaman kayması, solucan deliği, kara delik, beşinci boyut ve yerçekimi gibi kavramlar üzerinden ilerleyen destansı uzay yolculuğu, bu tür için uzun sayılabilecek 169 dakikalık süresi ile seyirciyi merak dalgasının içine itiyor. Nolan, Cooper karakteri üzerinden bilimsel gelişme ve keşfetme duygusuna vurgu yaparken, diğer taraftan da kariyerinin en duygusal yapımına imza atıyor. Duygusal yapı, baba-kız ilişkisinin dramatik gelişimi ve Hans Zimmer'in etkileyici müzik çalışması ile zirve yapıyor. Filmin ilk 45 dakikasında klişelerden uzak durarak yok olmakta olan dünya güzellemelerinden kaçınan yönetmen, finalde anlam kazanacak aile eksenli hikaye çerçevesini oluşturuyor. Dünyanın neden ya da nasıl tükendiğine dair görsel planlar sunmak, uzaya çıkış hazırlığı ve diğer karakterlerin tanıtılması gibi dertleri de bir kenara bırakarak sadece asıl meseleye odaklanmakla büyük bir risk alıyor Nolan. Eleştiriler muhtemelen bu klişelerden kaçınmak pahasına oluşan boşluklar için gelecektir. Görecelik kavramı üzerinden dünya ve başka gezegenler arasındaki zamanın ilerleyiş farklılığına odaklanan yapım, zamanın acımasızlığı üzerinden dramatik yapıyı derinleştiriyor. Son 1 saatte ise paralel kurguyla gerilim zirveye çıkıyor.
Amerikalı teorik fizikçi Kip Thorne danışmanlığında Nolan Kardeşler'in senaryosunu yazdığı Interstellar, eğlenceden ziyade bilimsel teorilere sırtını dayadığı için seyirciyi her açıdan zorlayan bir yapım. Bellek-kurgu ilişkisinin seyirciyi düşünmeye itmesi ve beşinci boyut sekansları kolaycılığa alışmış sinema seyircileri için filmi anlamsızlaştırabilir. Christopher Nolan'ın 2000 yapımı Memento'dan beri birlikte çalıştığı Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Wally Pfister bu yapımda koltuğunu 2013 yapımı "Her" ile rüştünü ispatlayan Hoyte Van Hoytema'ya devretmiş. Hoytema sayesinde gösterişten ziyade sade ama iddialı, minimalist görsel planlar filme damgasını vuruyor. Böylece Nolan'ın sinemasına hakim olan gösteriş merakı da biraz törpülenmiş.
Diğer taraftan, son birkaç yıldır kariyerinde büyük bir sıçrama yaşayan aktör Matthew McConaughey performansıyla yine büyülüyor. Filmin dramatik yapısına katkısı yadsınmayacak düzeyde. Anne Hathaway, Michael Caine, Matt Damon, Casey Affleck ve Jessica Chastain gibi oyuncular, kadroyu zenginleştiren diğer isimler... Sinema tarihinin en iyi bilim kurgu filmleri tartışmasında "Gravity" geçen yıl yeni bir çığır açmıştı. Şimdi ise Interstellar bu yarışın üzerine yeni bir tuğla koymakla kalmıyor, sinemayı yeni bir noktaya da taşıyor.


Yönetmen: Christopher Nolan
Senaryo: Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Jessica Chastain, Matt Damon, Casey Affleck ve Michael Caine.
Yapım: ABD-İngiltere
Tür: Bilim Kurgu
Süre: 169 dakika
IMDb Puanı: 8.8

1 Şubat 2015 Pazar

Kış Uykusu: İnsanları Yadırgama

Bak mesela ben, küçükken şu çiftliğin bahçesinde oynarken… sanki sonsuza kadar öyle annemlerle babamlarla yaşayıp gidecekmişim gibi gelirdi. Hani nerde? Bazen düşünüyorum da ne oldu, ne zaman oldu da bu ev böyle boşaldı? O anasının kuzusu ufaklık ne zaman böyle yapayalnız, sarhoş bir adam olarak böyle kalakaldı. Evlendik, çocuk yaptık, hani nerde? Karı mezarda, çocuk fizanda. Yani diyeceğim o ki madem ne yaparsan yap değiştiremeyeceğin bazı şeyler var, o zaman biraz esnek olacaksın ya, insanları yadırgama, bazı şeyleri olduğu gibi kabul et.


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Senaryo: Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan (Anton Çehov'un kısa hikâyelerinden)
Oyuncular: Haluk Bilginer, Melisa Sözen, Demet Akbağ ve Nejat İşler 
Yapım: Türkiye / 2014
Tür: Dram
Süre: 196 dakika
IMDb Puanı: 8.5

Stefan Zweig - Satranç

Yıllardır duyduğum ama yeni okuyabildiğim Satranç için kelimeler kifayetsiz. Yazarın, II. Dünya Savaşı nedeniyle içine düştüğü umutsuzlukla baş edemeyip 1942 yılında eşiyle birlikte intihar etmiş olmasıdır belki de bu eseri daha etkileyici hale getiren. Ya da intiharının hemen öncesinde yazmış olması mı desek? Satranç, Stefan Zweig'in ölümünden hemen önce kaleme aldığı birkaç metinden biri. Aslında dünya edebiyatında bir biyografi yazarı olarak ün kazanmışken, psikolojik analiz yeteneğini kullanarak kaleme aldığı hikayesi (ya da romanı) Satranç ile ünü bambaşka bir noktaya taşınmış. Kitabın Can Yayınları'ndan çıkan baskısı da iyi olmakla birlikte, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısı ilk tercihim. Çünkü çevirmeni Ahmet Cemal. Ve Almanca çeviri dendiğinde bence O'ndan iyisi yok. Kitabın sonunda kaleme aldığı sonsözden alıntılar ile bu önemli eseri izah etmek bence en sağlıklısı olacak:

"Stefan Zweig, çok geniş bir psikoloji birikimini uğraşında bütünüyle kullanmış ender yazarlardandır. Onun dünya edebiyatında kazandığı haklı ünün temelinde de bu özelliği yatar. Satranç, Zweig'in psikolojik birikimini bütünüyle devraya soktuğu bir öyküdür. Öykünün şaşırtıcı sonuna kadarki süreç, aynı zamanda faşizmin insan ruhu üzerindeki baskısının ne korkunç sonuçlar verebileceğinin ve bireyin böyle bir baskı altında ne ölçüde parçalanabileceğinin anlatımını içerir. Bir süre Nazilerin toplama kamplarında kalan Jean Améry, toplama kamplarına ait izlenimlerini dile getirdiği bir denemesinde, bu kamplara gönderilen bir aydın için gerçekleşen ilk sonucun entelektüel ölüm olduğundan söz eder. Zweig'in Satranç başlıklı eseri, edebiyat alanında böyle bir entelektüel ölüm üzerine kaleme alınmış en yetkin metinlerden biridir."

Eserden bir alıntıyla noktayı ben koyayım...

"Bize hiçbir şey yapmadılar -sadece bizi en mutlak anlamda hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz."