18 Ağustos 2019 Pazar

Karmaşa

Bazen kendimizi tanımlamaya ihtiyaç duyarız. İstemesek de kendimiz üzerine düşünmek zorunda kalırız. Gördüğüm kadarıyla bizim toplumda pek tercih edilen bir şey değil bu. Tavsiye etmem de zaten. Benimse kendime yoğunlaşmak, ya da yüklenmek, konusunda özel bir yeteneğim var. Bu, yetenekten ziyade bir tür lanet aslında. Çünkü, etrafıma baktığımda, insanlar kendilerinden ne kadar uzak duruyorlarsa o kadar mutlu oluyorlar gibi görünüyor. 
Böyle zamanlarda kendimle ilgili aklıma gelen ilk kelime "karmaşa" oluyor. Beni tanıyanlar bu kelimeye şaşıracaktır muhtemelen. Dışarıdan bakıldığında oldukça tekdüze bir yaşamım, inişli çıkışlı olmayan bir akışım var zamanda. Yani basit ve sıkıcı pek çoklarına göre. Peki karmaşa bunun neresinde? İçimde elbette. Ama kim ne kadar bilebilir, görebilir ki bunu. Benim bilmem, görmem bile yeterince ürkütücü.
Bu blog sayfasını açtığımda bir yanım içini dök diyordu, diğer yanım ise manyak mısın sen, insanları ürkütmeye ne gerek var, hobilerinden bahset geç... Buradaki yazıları okuyanlar belki bu gelgiti hissetmiştir. İçimdeki gelgitler yaratma ve yıkma sürecini bir kısır döngüye dönüştürecek kadar güçlü. Sonunda elde kalansa hırpalanmış bir benlik oluyor. Tavsiye etmeyeceğim bir şey daha. 
Şimdiye kadar genelde hobilerim üzerine yazmayı tercih ettim burada. Halbuki hobilerimiz de bir çeşit kendimizden kaçış olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla bu sayfa üzerinden yaşadığım ikilem aslında birbiriyle bağlantılı. Hobilerim gerçek mi emin değilim. Yani içimden gelen şeyleri mi yoksa hayatımın bir noktasında kendimle uğraşmamak adına ilgilenmeye başladığım şeyleri mi temsil ediyorlar, bunun cevabını size net olarak veremem. İlgilendiğim şeyleri yeterince özümsediğimi, onlara derinlemesine nüfuz edebildiğimi hissetmiyorum. Pek tabii bunun nedeni, benim iflah olmaz memnuniyetsizliğim de olabilir. Daha da önemlisi, artık bu hobiler içimdeki karmaşayı bastırmaya yetmiyor. Tam tersi oluyor. Bunu hissediyorum. Hissetmek istemediğim ise aşikâr.
İçimdeki karmaşayı bir yazıya sığdırmam mümkün değil en nihayetinde. Uzun bir aradan sonra yazmaya geri döndüğümün işareti bu yazı sadece ve neden uzun bir ara verdiğimin dolaylı bir açıklaması. Belki de bundan sonra bu karmaşaya dair daha fazlasını benden okuyacağınıza dair bir işaret fişeği aynı zamanda. Biliyorum, akışına bırakabilmek karmaşadan bizi uzaklaştıracak yolun en önemli taşlarından biri. Bende var olan bir özellik değil. Düşünmek, ardından karar vermek ve sonra karar verdiğim şeye muhalefet edip içimde kendi kendimi bundan vazgeçirmeye çalışmak ne büyük bir eziyet. İşte bende var olan bu. Zihnimde bir sürü çekmece var ve hepsi açık, hepsinin içinde envaiçeşit duygu, düşünce var. Bunları düzene koymak ve kapanması gereken çekmeceleri kapatmak için tekrar buradayım. Olabildiğince açık...

22 Nisan 2017 Cumartesi

Anlamaktan Katlanmaya

Farkındalık önemli bir erdem ama kafanız rahat olsun, içindeki sesler sussun istiyorsanız bu erdem işinizi kolaylaştırmıyor. Kendime, insanlara ve hayata dair farkındalığım yeni yeni yeşeriyorken, başlarda daha iyimser duygulara sahiptim. İnsan farkında olduktan ve istedikten sonra çözemeyeceği sorun yoktur diye düşünürdüm. İç dünyası kadar dış dünyayı da gözlemleyebilen, sadece bakmayan, aynı zamanda görebilen bir insan iletişime açık olduktan sonra pek çok şeyi halledebilirdi. Bunu sadece insanın kendisinin istemesinin yetmeyebileceğini gözden kaçırmışım, çok sonradan fark ettim.


Üniversiteye gittiğimde umut doluydum. Gençlik dizilerinde tanık olduğum sıcak arkadaşlıklar her şeye rağmen mümkün saflığıyla geçirdiğim üniversite yılları, öncelikle kendimle ilgili hayal kırıklığının tohumlarını ektiğim yıllar oldu. Ne insanların ne de muhabbetlerin değişim hızına yetişebildim... Gençliğin ve bilincin iyice belirginleştiği bu yıllar, yavaş yavaş yetişkinliğe doğru evrilirken, ne kadar istesem de bazı meseleleri çözemeyeceğimi bana göstermeye başladı. Çünkü hiçbirimiz sadece o ana bakarak karar vermiyor, sırtımızda taşıdığımız geçmişin ağırlığı altında düşüncelerimizi biçimlendiriyorduk. Anladım ki, iyi niyetimiz, anlama çabamız, yaklaşımlarımız, çocukluğun saflığından uzaklaşan ve giderek kirlenen ruhumuzun çamurlu dehlizlerinde kaybolmaya mahkumdu. Anlamak, kabullenmeye yetmiyordu. Halbuki kabullenmek bir diğer önemli ve de gerekli erdemdi şu hayatta.

Üniversite yıllarım fark etmekle direnmek arasında geçti. Kabullenemedikçe insanlardan uzaklaştım. Uzaklaştıkça küçüldüm. Küçüldükçe kayboldum. Bu mücadeleyi kaybettim. Bugün, sık sık yaptığım gibi durup geçmişe baktığımda, en büyük mağlubiyetimi, fark ettiğimde çözebileceğime inandığım çoğu sorunum karşısında nasıl çaresiz kaldığımı görüyorum. Hayatın belli bir aşamasından sonra, sorun bu dediğim halde üzerine gidemediğim olumsuzluklar biriktikçe azaldım. Ben kendi içimde azaldıkça, onlar daha hızlı birikir oldu. Terazinin dengesi şaştıkça kendimden, sonra da insanlardan uzaklaştım. Farkındalık ne kadar önemliyse, kabullenmek ne kadar gerekliyse, her şeye anlam yüklememek de o kadar  elzemdi. Önemsememeyi, bu kadar çok şeye anlam yüklememeyi bir türlü öğrenemedim. Yıllar ilerledikçe hayatın getirip önümüze koyduğu çıkmazlardan biri buydu zaten; herkesin her şeye yüklediği anlam, verdiği önem birbirinden çok farklıydı. 

Hiç pişmanlığım yok tarzı egosantrik düşüncelerim yok. Pişmanlığım çok. Asıl kırıcı olansa, bunların önemli bir kısmını geçmişe dönsem de düzeltemeyeceğimi bilmek. İnsanın kendine dair umutlarının zayıflaması kadar yıkıcı bir şey yok bence. Küvetin tıpasını çektiğinde birikmiş olan bütün su gözlerinin önünde akıp gider de sen elinde tıpayla öylece bakakalırsın ya işte bu da öyle; hayata dair içimde biriktirdiklerim ve biriktirebileceklerim gözlerimin önünde akıp giderken tıpa elimde öylece izliyorum. İnsan zamanla anlamaktan atalet dolu bir katlanmaya evriliyor ve giderek eksiliyor...

Sondaki Başlangıç

Roger Federer 35 yaşını bitirmek üzere. Rafael Nadal ve Novak Djokovic ile birlikte modern tenisi yeniden dizayn etti. Bu büyük üçlü içinde ilk adımı atan olmak gibi bir ayrıcalığı var Federer'in. Kariyeri boyunca 3 farklı kuşakla oynadı ve tenisini her seferinde değiştirdi, geliştirdi. 2010 yılının Ocak ayında Avustralya Açık'ı kazandığında 30'una merdiven dayamıştı. Sonra grand slam kazanamaz oldu. Hem tenisçilerin 29 yaş sonrası düşüşü O'nda da başlamış hem de Nadal dominasyonu iyice belirginleşmiş, Djokovic ben buradayım demeye başlamıştı. Artık devir neredeyse tamamen Nadal-Djokovic devriydi.


Federer için, idolü Pete Sampras'ın 32 yaşında tenisi bırakmasının da etkisiyle, emeklilik senaryoları yazılmaya başlanmıştı. Ama o direndi. Böylece 2012 Wimbledon şampiyonluğu ve artık mümkün değil denen dünya sıralamasında tekrar 1 numaraya yükselişi geldi. Ardından gelen 2013 sanki yoğun geçen 2012'nin faturası gibiydi. Öldürmeyen ama süründüren fiziksel sorunları turnuvalara katılmasına engel olmasa da kötü bir sezon geçirmesine yol açtı. 2014 sezonuna bir diğer idolü Stefan Edberg'i ekibine alarak başladı. Federer artık baseline üzerinde topları daha erken alıyor, fileye daha sık gidiyordu. Bu agresif oyunun hata marjı çok daha yüksekti elbette. Ama semeresini gördü ve bir daha grand slam kazanamaz denen Ekselansları 2014-2015 sezonlarında 3 grand slam finali ve çokça kupa gördü. O dönem yenilmez boyutta olan Djokovic grand slam hayallerini ertelemesine neden oldu yine. Derken fiziksel sorunlardan mütevellit bir sezon daha geldi ve Federer 2016 sezonunun üçte ikisini oynayamadı. Dizinden yaşadığı menisküs sorunu bu sefer sezonu süründürmemiş öldürmüştü neredeyse. Artık emeklilik soruları ayyuka çıkmıştı. Olmasa bile 18. grand slam hayali artık kaf dağının ardında kalmıştı.

2017 sezonuna Djokovic ve Murray çok tutuk başlasa da kimse 6 aydır tenis oynamayan bu ihtiyar delikanlıya Avustralya Açık'ta şans vermiyordu. Beşer setlik çeyrek ve yarı final maçlarının ardından Federer kendini finale attığında karşısında kariyerinin en büyük handikapı Nadal duruyordu. 2008 başından beri Nadal'a karşı bir grand slam galibiyeti yoktu, yaş 35'ti ve yolun sonuydu. Nadal da zamanın acımasızlığı karşısında teslim olmuştu, yenilmez değildi artık ama favoriydi. Beklenmeyen oldu. 5 setlik final, bu kadar direneceğini kimsenin beklemediği, beşinci setlerin kaybedeni Federer'e kupayı getirdi; yıllardır beklenen 18. grand slam kupası hiç beklenmeyen bir anda gelmişti. Rüya gibi bir başlangıçtı. Bu rüyadan uyanacağımız anı beklemeye başladık. Sezonun yarım grand slam ayarındaki iki masters turnuvası Indian Wells ve Miami art arda geldiğinde rüyadan uyanacaktık elbet. Ama Federer seyredenleri şaşırtmaya devam etti. Indian Wells'te rakiplerine set vermeden kupaya ulaştı. Bunlardan biri de bu sefer 4. turda yine Nadal'dı. Hemen ardından Miami heyecanı başladığında 36'sına 4 ay kalmış Federer'in de durmaya niyeti olmadığı anlaşıldı. Çeyrek finalde Berdych, yarı finalde Kyrgios son zamanlardaki en iyi oyunlarını oynamalarına rağmen Federer karşısında maç puanı görmekten öteye geçemediler. Ekselansları yine finaldeydi, karşısında yine Nadal vardı. Senaryo değişmedi.

Federer 2006'nın ardından ilk defa Avustralya Açık-Indian Wells-Miami üçlemesi yaptı. Bu en uzun rüyalardan biriydi muhtemelen. Rüyanın sebepleri vardı elbette. 2014-15 döneminde Djokovic'e kaybedilen 3 grand slam finalinin ardından Federer'in vasat bir servis return ve kırılgan bir backhand ile grand slam kazanamayacağını konuşuyorduk. Aklın yolu bir dercesine 6 aylık arada bu zaaflarına çözüm üreten Federer, öğrenmenin yaşı yokturu gözümüze soktu. Bir zamanlar rakip tarafından her sıkışıldığında Federer'in backhand'ine atılan servis ya da rallide backhand'ine gönderilen top winner olarak geri dönüyordu artık. Ve Federer topları daha da önde karşılayarak rakiplerine neredeyse hiç zaman bırakmıyordu. Bu büyülü 3 aya şimdi bir süre ara veriyor Federer. Haziran ayında kökenlerine, yani çime döndüğünde bakalım rüya devam edecek mi? Uzak ve imkânsız gözüken bir şeyi bu kadar yakın ve mümkün kıldığı için bu büyük sporcuya sonsuz teşekürler...

14 Kasım 2015 Cumartesi

Kaçış Rotası

İnsanı yine hissetmekten alıkoyan bir gün; duyguların kıpırtısızlığı karşısında kalp huzursuz çırpınışlar içinde. "Bu böyle olmayabilirdi" diye düşünürken her gün yine, yeniden gerçeğe çaresizce uyanmak... Huzursuzluğun koşturduğu bir kalbi göğsünde her sabah yeniden hissetmeye başlamak ağır bir yük! Bir yere gittiği yok, hep orada ama insan uyuyunca unutuyor galiba. 

Huzurun binbir türlü nedeni olabilir va hatta üzerine roman bile yazılabilir, ancak huzursuzluğun çok fazla nedene ihtiyacı yok. Bir yakaladı mı insanı, kolay kolay da bırakmıyor üstelik. Nedensizlik çaresizliği de beraberinde getiriyor. Bir süre sonra, öylece geçmesini beklemekten başka bir şey yapamaz, düşünemez halde buluyor insan kendini. Çaresizliğin yol açtığı beklemeler, bir sandıkta kilitli kalmak gibi, karanlık dehlizlerde kayboluyorsun. Ama bekliyorsun, biri çıksın ve bu teslimiyeti bozsun, karanlığı ışığa çevirsin diye... Her mutlu oluşa tekabül eden bir mutsuzluk olsa da, insan mutluluğun sürekli olamayacak kadar güzel, sadece anlardan ibaret bir duygu olduğunu bilse de huzursuzlukla barışamıyor bir türlü.  

Böyle zamanlarda her insan güçlü bir alışkanlığa sığınır. Ben kitaplara sığınıyorum... Yanlarındayken insanlar için bir anlam ifade etmiyorsan, seninle gerçek hikâyelerini paylaşan arkadaşların yoksa, ne yapabilirsin ki başka? Sayfalarda akıp giden kelimelere anlam yüklemek daha kolay sonuçta... İnsanlarla ve haliyle duygularla mesafeyi koruma çabasının çok yorucu olduğu bu kontrol delisi dünyada kitaplar bir kaçış rotası çoğu zaman... İnsanların farklı biçimlerde birbirini öldürdüğü şu çılgın dünyada herkesin bir kaçış rotası olmalı...

Saflıktaki Küstahlık

Tipik ya da karakteristik özelliklerini bir çırpıda sayamayacağımız ya da bunları bütünüyle kapsayacak nitelemelerde bulunamayacağımız, ya da çok zor bulunabileceğimiz insanlar vardır; "sıradan insanlar" ya da "çoğunluk" denilir bunlara ve gerçekten de her topluluğun büyük çoğunluğunu bunlar oluşturur...
Bunları büsbütün es geçemezsiniz, çünkü sıradan insanlar gündelik hayatın vazgeçilmez halkası olarak her an karşımızdalar; onları atlamakla gerçeklikten vazgeçmiş, gerçekliğe uygunluğu çiğnemiş olabiliriz...
Kimi sıradan kişiler, sürekli olarak sıradanlıkları içinde yaşarlar. Alışılmışın, sıradan olanın, rutinin dışına çıkabilmek için gösterdikleri onca olağanüstü çabaya karşın, başarılı olamaz bunlar. Kimileri şu ya da bu ölçüde tipik olmayı başarabilirken, özgür, bağımsız olma konusunda en ufak bir yetenekten, olanaktan yoksun olmaları nedeniyle yukarıda sözünü ettiğimiz kişilerin sıradanlığın, olağan yaşam çemberinin dışına çıkabilme yolunda giriştikleri bütün çabalar sonuçsuz kalır...
Gerçekten de hiçbir yeteneği, hiçbir özelliği, hatta hiçbir tuhaflığı olmamak; kendine özgü hiçbir düşüncesi olmamak, tümüyle ve kesinlikle "herkes gibi" olmak... ne çekilmez bir durumdur!


İyi bir adı var, ama önemli hiçbir şey o adla anılmaz; hoş bir dış görünüşü var, ama pek anlamlı değil; iyi bir eğitimi var, ama bu eğitimin nerede ve ne uğruna kullanılacağı belli değil; akıl var - kendine ait düşünceleri yok; kalp var - gönül yüceliği yok... Bu tür insanlar pek çoktur bu dünyada, hatta sanıldığından da çoktur; diğer bütün insanlar gibi bunlar da iki ana gruba ayrılırlar: dar kafalılar ve "kafası daha çok çalışanlar".
İlk gruptakiler her zaman daha mutludur. Dar kafalı bir "sıradan" insan için kendisinin sıradışı ve alabildiğine özgün bir insan olduğunu düşünmekten ve en ufak bir kuşkuya kapılmaksızın bunun keyfini sürmekten daha kolay bir şey yoktur... Bir bakıyorsunuz, yüreğinde insanlığın yararına olacak küçücük bir düşünce doğan biri, hemen kendini kimselerin hissetmediği şeyleri hisseden, genel gelişmenin önünde giden biri gibi görmeye başlıyor; ya da her nasılsa herhangi bir düşünceyi benimsemiş ya da başı sonu belli olmayan bir kitaptan bir sayfa okumuş biri, bir bakıyorsunuz bunların "kendi kafasından doğmuş düşünceler" olduğuna inanıyor. 
Burada karşımıza çıkan şeyin adı, tabiri caizse eğer, saflıktaki küstahlıktır ve gerçekten de insana dudak uçuklatan bir düzeydedir. 
"Sıradan" olan, ama aynı zamanda akıllı olan bir insan, kendini bir an özgün bir kişi ya da bir deha olarak görse bile, yüreğinde, kendisini zaman zaman tam bir umutsuzluğa götürecek bir kuşku kurtçuğunun kalmasını önleyemez. Öte yandan gerçekliğe boyun eğmesi durumunda, tüm benliğinin kibir denen zehirle zehirlenmesi kaçınılmazdır. Sonları iyi değildir böylelerinin: ömürleri boyunca huzur bulamazlar!

Dostoyevski - Budala

9 Ağustos 2015 Pazar

Eşitlik, Özgürlük ve Mitler

İnsanların "üstün" ve "sıradan" olarak ayrılmasının bir hayal ürünü olduğunu bugün kabul etmek bizim için çok kolaydır. Öte yandan insanların eşit olması da bir mittir. 

İnsanlar ne anlamda birbirlerine eşittirler? 

Hayal gücümüz dışında gerçekten birbirimize eşit olduğumuz nesnel bir gerçeklik var mıdır?

İnsanlar biyolojik olarak eşit midirler?


Biyoloji bilimine göre insanlar "yaratılmamış", evrimleşmiştir. Ve evrim kesinlikle eşitlikçi değildir. Eşitlik fikri yaradılış inancıyla iç içe geçmiştir... Her insanın ilahi şekilde yaratılmış bir ruhu vardır ve tüm ruhlar Tanrı önünde eşittir... Evrim eşitlik değil farklılık üzerine kuruludur. Her insan diğerlerinden az da olsa farklı bir genetik kod taşır ve doğumundan itibaren farklı çevresel etkilere maruz kalır... Benzer şekilde, biyolojide hak diye bir şey de yoktur. Sadece organlar, beceriler ve özellikler vardır. Kuşlar uçmaya hakkı olduğu için değil kanatları olduğu için uçar.

İnsanların evrimleşmiş özellikleri nedir? 
Elbette öncelikle "hayat"tır. 

Peki ya "özgürlük"? 
Biyolojide özgürlük yoktur. Tıpkı eşitlik, haklar gibi özgürlük de insanların icat ettiği ve ancak hayal güçlerinde yaşattığı bir kavramdır...

Eşitlik ve insan hakları savunucuları bu mantık yürütme karşısında çok tepkili olabilirler. Buna cevapları muhtemelen, "İnsanların biyolojik olarak eşit olmadığını biliyoruz! Fakat eğer özünde hepimizin eşit olduğuna inanırsak istikrarlı ve müreffeh bir toplum yaratabiliriz" olacaktır.

Benim buna bir itirazım yok. Benim de "hayali düzen"le kastettiğim tam olarak bu. Belirli bir düzene nesnel bir doğru olduğu için değil, buna inanmak etkili bir işbirliği yapmamızı ve daha iyi bir toplum kurmamızı sağlayacağı için inanıyoruz. Hayali düzenler, kötü niyetli komplolar veya amaçsız seraplar değildir, aksine çok sayıda insanın etkin işbirliği yapabilmesinin tek yoludur.

Muhtemelen bundan önceki paragrafları okurken bazı okurlar sandalyelerinde huzursuzca kıpırdandılar. Bugün çoğumuz böyle tepki verecek şekilde eğitiliyoruz...

Eğer insanlar, insan haklarının sadece hayallerinde yaşadığını fark ederse toplumumuzun çökme ihtimali ortaya çıkmaz mı?

Voltaire Tanrı hakkında, "Tanrı yoktur ama bunu sakın hizmetkarıma söylemeyin, yoksa geceleyin beni öldürür" demiştir. 

İnsanlar yarından itibaren varlığına inanmayı bıraksalar bile, yerçekiminin ortadan kalkma ihtimali yoktur. Buna karşın, hayali bir düzen her zaman çökme ihtimaliyle karşı karşıyadır, çünkü varlığı mitlere bağlıdır ve mitler insanlar onlara inanmayı bıraktığı anda çökerler.

Hayali bir düzeni korumak, sürekli ve büyük bir çaba gerektirir.

Yoval Noah Harari - Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa bir Tarihi

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Körleşme

Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü…
Sanrı, kendisiyle savaşılmadığı sürece ayakta kalabilir. Yapılması gereken, insanın içinde bulunduğu tehlikeyi kendi kendine somutlaştıracak gücü bulabilmesidir… İnsan kendini gerçekliği görmeye zorlamalı ve bu gerçeklik içerisinde sanrı bulunup bulunmadığına bakmalıdır…
Salt alışkanlıkların ve geleneklerin saptadığı yörüngede yaşayan, her şeye yüksekten bakan, ruhunun her yanı yağ bağlamış ve geçen her günün birikimi yeni yağlarla tıkanmış bir insandı; salt pratik amaçlar için yeterli olabilen bir yarım insan: varolabilme yürekliliğini taşımayan bir insan; çünkü dünyamızda varolmak, farklı olabilmek demekti; ama o tepeden tırnağa bir kalıptan, kurulmuş bir terzi mankeninden başka bir şey değildi; bağışlayıcı bir gücün yarattığı raslantılarla harekete geçirilen ya da durdurulan, dolayısıyla yalnızca raslantılara bağımlı olan, en küçük bir etkiden ve güçten yoksun, hep aynı boş tümceleri, kendisine zararı dokunmayacak tümceleri geveleyen bir manken…
O, duyguların yarattığı yanılsamalara inanırken, bizler sağlıklı duyularımızla algıladıklarımıza kuşkuyla bakıyoruz. Aramızda bulunan bir avuç inançlı kişi ise, başkalarının binlerce yıl önce onlar için yaşamış oldukları deneyimlere sarılıyor. Bizler, düşleri, kutsal sözleri, sesleri -nesnelere ve insanlara göz açıp kapayana dek yaklaşabilmeyi- gereksiniyoruz; ve bunları kendi içimizde bulamadığımız zaman geleneklere başvuruyoruz. Kendi yoksulluğumuz yüzünden, inanan kişiler olup çıkıyoruz. İçimizde daha da yoksul olanlar, bunlardan da vazgeçiyorlar…   
Bizler nasırlaşmış akıllarımızın üstünde, cimrilerin paralarının üstünde oturmaları gibi oturuyoruz…

 Elias Canetti